17 Ağustos 2018 Cuma

BABAMA: 17.8.1999

Hiç eksiksiz dün gibi aklımda  o ilk yarım saat...

O saniyelik ve ne olduğunu tam da anlayamadığım gürültülü salıncakta o minnoş ömrüm kendini geri sarıp muntazam pişmanlıklarına (!) atıfta bulunurken ,sen en alt kattaydın, bir anda seslendin "deprem oldu"... "Geliyoruz" dedi annem "kızım nerede? Dilek in aşağı" dedin ve annem o gün o saniye o can pazarında bile tribi bırakmadı ve dedi ki " iyi biz gelmeyelim istersen" :) 

İndik. "Heh Dilek deprem oldu korktun mu?" Dedin. "Anlamadım ki baba" dedim gülümseyerek... Gülümsedin sen de ve  başını eğdin "artçılar olacak" dedin...


Karşımızdaki Arzu Blokları ilk kez gözümde bu kadar büyümüştü ve can kaygısı nasıl bir şeymiş yine ilk kez o zaman anlamıştım. Tüm zarafetinle , Hendek Belediyesi'nin sana verdiği yetkiye dayanarak , gelen insanları ne de zarif yatıştırmıştın... Ertesi gün baba evinin yıkıldığını öğrendiğinde o gözlerindeki yaşları saklama çaban... İnsanın çocukluğa özlemi hiç bitmiyormuş işte. O yaşlardan onu anlamıştım ve bir de sen gittikten sonra ciğer acısıyla kendimi attığım her soğuk duvarda anladım bunu... "Ciğeri yanmak" deyimi ne kadar komik gelirdi. Değilmiş...

O günden bu yana 19 yıl geçmiş. Seninle geçirecek 18 sene kalmış mesela. 18, söylerken dile ne kadar dolu dolu geliyor oysa... Depremden hemen sonra bana Tekir'i getirdiğin gün aklıma geldi. Dünyanın en salak kedisiydi. Ama o salak tam 7 yıl boyunca beni dünyanın en şanslı en iyi insanı yapmıştı... Sizin inşaata sığınmış koca kulaklarını farkedince kapıp getirmişsin bana. "Evde hayvan istemem" demiştin ama insan da o salağa nasıl dayansın... Sahi inşaat demişken malzemeden çalmadan da yapılabiliyor biliyor musunuz? İnşaatlarla ömrü geçmiş bir müteahhit çocuğu olarak buna garanti verebilirim. Şimdi şimdi düşündükçe daha da hırslanıyorum. O insanlara o binaları nasıl sattınız?! Hiç mi sızlamadı vicdanınız? Başınızı yastığa koyduğunuzda hiç mi korkutmadı sizi gulyabaniler? Hiç mi hesaplaşmadınız sonrasında o cesetlerle? Hayır! Veli Göçer yeniden inşaat işine geri döndü mesela...  Bu nereden baksan hainlik, nereden baksan alçaklık, nereden baksan insanlık değil!

"İstanbul'a gitme" demiştin. Şimdilerde yaklaşan bir depremden bahsediyorlar. Tam da benim gitmeye karar verdiğim zaman... Ne vakit değişime adım atsam yer yerinden oynamadı mı zaten? 

Depremde ölmek istemiyorum baba. O kadar büyük bir hezimet ne bileyim düşlediğim son değil sanki... Gerçi bir son düşleyebilmek için de "yeniden başlamak" lazım gelir. Haksız mıyım? 

Konuya dönersek. Deprem benim senelerimi çalsa da ben aslında deprem görmemişim. Sen gittin, yer yerinden oynadı. Açtığın faylara kendimi atasım gelirdi ilk zamanlar. Olmadığın bir dünya benim istediğim bir şey değilmiş. İyice eminim. Kapanmayan yaralar vs yeni açılanlar...








Cidden ben hiç deprem görmemişim baba. Zira, asıl deprem kalbin odalarındaymış ve nereye yerleşirsen yerleş, kesilmeyen artçıları varmış... Benim senden sonraki artçılarımın yerini hiçbiri tutamaz. Son zamanlarda elimde savaş baltaları var tüm köprülerin halatlarını kestim hep. Bir daha adını anmamacasına sonlandırdığım insanlar var artık. Hayatımda gerizekalılara töleransım sıfırlandı ne yapayım... "Gerizekalı" bunu duysan gözlerini bana devirirdin değil mi? Biliyorum. Sen yanımda olsan söylemezdim ama ağız dolusu "gerizekalı" demeye ihtiyacım var sanki....

2 yıl kadar önceydi. Bir 17 Ağustos akabinde kullandığım görselle ilgili bir mail aldım. "Ben Aysun'un oğluyum. Adım Caner"... "O notu , babamı ararken annem yazmıştı. "


"Babanı bulabildiniz mi Caner?" Dedim. Umut ettiğim tek şey "evet" cevabıydı... "Babamı kaybettik" dedi. İyiyiz notunu asla okuyamadı babası... İçime oturdu, yumru oldu, boğazımı tıkadı. "Aysun Abla nasıl" diyebildim... Öyle ya notta "iyiyiz" yazıyordu. İyi değilmiş. Nasıl iyi olunur ki? 

Ben de değilim baba. Sen gittin benim deli köşeme oturdun... Yaralarımı annem üfledi ama ne fayda... 

Kızları en çok babaları sevebilirmiş başka adamlar değil . Öğrendim. Bir çok kırgınlık var kalbimde  ama en çok da ona... Onu affedemeyeceğim. Biliyorum ki hayat boyu asla...

"Sesimi duyan var mı?" HAYIR! Kimsenin kimseyi duyduğu yok artık ve o soruyu 99'dan bu yana gerçekten hissederek sormadı kimseler baba. Gittikçe bencilleşerek ve unutarak yaşadılar tüm her şeyi... Hala hayvan bağlasan oturmayacak binalara insan doldurmaya devam ediyorlar. Hala koca koca, samimiyetsiz ve iki paralık evler yapıyorlar. Hala düzelmeyen altyapı sorunları var ve hala hem de tüm halalara rağmen insanoğlu ders çıkarmıyor. Galiba en büyük hezimet de bu...



Deprem yeterince acıyken bir de aileni kaybetmek nasıl olurdu diye düşündüm... Düşündüm, içinden çıkamadım ve dedim ki "düşünme"... Seni kaybediş şeklime bile sevindiğim zamanlar olabiliyor. Fay kırıkları üstünde ama dolu doluydu hayatın... Ablamı yeniden görmek nasıl bir şeydi mesela? 

Biraz daha kalırsam yarına suratım fil gibi şişmiş şekilde uyanacağım. O vakit ben gideyim baba. Şu popüler kültür şairinden bir dizeyle bitirmek istedim zira en nokta atışı o tanımlıyor bendeki yerini ,



                                   EVREN KAYDI. SEN GÖĞSÜMDEN MİLİM KAYMADIN. 


Seni ve bu şehre salınan köklerimi çok ama çok seviyorum baba. Sakarya da biraz yetim ben de artık. Ve sevgili Caner eğer buralardaysan  iki defadır seni çok ama çok iyi anlayarak yazıyorum bu satırları. 



Annenden bir parçayla bitireceğim izninle 


"Biz iyiyiz.
Dilek" 


İyiymişiz. Daha iyi olmuştuk. İyi olacağız. 


Bir miktar daha sonra sana daha güzel haberlerle gelene kadar ayrılıyoruz yine baba. Şimdilik...

Seni çok seviyorum baba ve Sakarya'mı da öyle ve babasını kaybeden tüm çocukları. 

Yaralarımız bile ne kıymetli. Tıpkı içinden çocukluğumuzun geçtiği yıkık şehirlerimiz gibi, naif öğreten, bağışlayan ve sükünete yol aldıran...


3 yorum:

  1. Bana o günleri yaşattı tekrar bu yazı. O kadar içten yazmışsın ki depremin vurduğu o gece Tuzla' da askerdim. 19 yıl boyunca ne o geceyi unuttum ne de o gecenin Tüpraş'ın yandığı, siren seslerinin kulakları çınlattığı ölümün kokusunun yayıldığı ertesi sabahı, sabahları. Öğrenciliği İzmit' te geçen ben kasım ayında teskere alır almaz soluğu İzmit' imde , Gölcük' te, Değirmendere' de aldım. Anılarıma acı karışmıştı. Her sabah pogaça yediğim Galip amca dükkanın önünü süpürüyordu başı eğikti soramadım Aysel Teyzeyi.Yaşadığım Yahya Kaptan en kayıpsız atlatmıştı o geceyi, Değirmendere o kadar şanslı değildi. Ya daha sonra gittiğim Adapazarı Çarkçı caddesi bir yanı yıkıktı, kaldığım Baltürk Otel hasar görmüştü. Eve döndükten sonra 3 ay boyunca boynumda düdükle uyudum ve bir çok geceler sıçrayarak uyandım gecenin 03.02 sinde. Eşimde İstanbullu ve o geceyi yaşayanlardan. Önce ev kiralarken sonra da alırken ilk sorumuz depreme dayanıklılığı olduğu istemsizce. Eşimde deprem hassasiyeti gelişti, en küçük bir depremi bile algılıyor. Deprem oldu dediğinde internete bakıyorum bir süre sonra şiddet 3.5. 7.2 nin arta kalan hassasiyeti. Zordu, hep zor oldu arkadaş kayıplarımızı duymak, arkadaşlarımızın ailelerinin, komşularımızın kaybını duymak. İşte geçti bir 17 Ağustos daha, bize sadece bir tarih olmaktan öte bizi derin sessizliğe boğan. Baba, ebeveyn kaybı ise her yaşta zordur. Ben babamı çok özlüyorum.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Normalde 2 buçuk yıldır yazılarım yoruma kapalıydı. Sanırım açmak için yanlış yazı oldu bu zira bu yorum gözlerimi doldurdu. Hepimizde bir yığın acı iz bıraktı deprem. Bu izler kolay kolay geçmiyor ne yazık ki 19 yıla rağmen geçmemesinin ne demek olduğunu çok iyi anlıyorum. Baltürk'te depremden 1 buçuk ay önce mezuniyet kutlamamız olmuştu. 17 Ağustosta ne yazık ki büyük hasar görmüştü ve bir parçam daha gitti diye düşünmüştüm...

      Babalar özleniyor. Ben de babamı ve ablamı ve çok özlüyorum :(

      Sil
  2. O anları tekrar hissettiren bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık...
    Kızların gönlünde babaların yeri hep farklı oluyor.

    YanıtlayınSil

"Güzel yazı, emeğinize sağlık, benim sitem de şu ben de beklerim, bu bir otomatik yorumdur" tarzı sadece yorum yapmış olmak ve link bırakmak amacıyla yapılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Alakanıza teşekkürler :)